İntermezzo, kısa süre önce bana eşlik etmiş olan keyifli bir kitap. Uzun zamandır beni bu kadar içine çeken bir kitapla karşılaşmamış olduğum için hakkında bir şeyler yazmak istedim. Açık konuşmak gerekirse günümüz iletişim teknolojilerinin, mesela dokunmatik ekran telefonların yer aldığı bir roman daha önce hiç okumamıştım. Sally Rooney ile neredeyse aynı yaşlarda olmamızı da buna eklediğimde kurguya ve karakterlere yakınlaşmam için gerekli zemin en başından oluşmuştu sanki. Romanın bir Kasım ayında İrlanda’nın ıslak ve yağmurlu sokaklarında geçiyor olması, benim de kitabı aynı ayda okumuş olmam da bu yakınlaşmada etkili olsa gerek. Ivan’ın yarı karanlık ve yağmurlu bir havada, trenle Margaret’ın yaşadığı kasabaya gittiğini betimleyen cümleleri, benim sabah Marmaray’la işe giderken okumuş olmam da Kasım ayının o hüznünü biraz olsun hafifletmemi sağladı:) Üzerimde yağmurluk, elimde şemsiyem ile Bakırköy’de inip hastaneye yürürken, aklım sıcak bedenlerin, yağmurda ıslanan çizmeler ve paltoların kokusunun yer aldığı salonda, alkışlar sessizliğin boşluğunu doldururken sahne perdesini çeken Margaret’da kalmıştı. Çevremde olup bitenlerle kitapta betimlenenlerin benzerliğinin yanında karakterlerin iç dünyalarının, arzu ve ruhsal çatışmalarını ortaya koyan kararsızlıklarının içinde psikanalitik bir okumayla da kavranabilecek bir şeyler yakalıyor oluşum da kitabı daha da içselleştirmemi sağladı. Elbette pek çok şeyin psikanalitik bir okumasını yapabiliriz, hatta bu bir kitap olmak zorunda bile değil. Ama yazarın psikanalizle bir yerde yolları kesişmiş de o bilgiyi karakter kurgusunda da kullanmış gibi değil mi? Peter’ın entelektüel sohbetler edebildiği, derin ve olgun bir kadın ile tutkuyla cinselliğini yaşayabildiği bir diğer kadın arasındaki kararsızlıkta arzusunun nasıl sıkışıp kaldığını görebildik mesela. Burada Lacancı bir tandans yok mu? Veya Peter’ın bu sıkışmışlıkta nevrotik buhranlarını yaşarken soluğunu bir üçüncü kadın olarak annesinin evinde alması ve “bir annenin sonsuz olmadığı” nın Peter’ın annesiyle olan ilişkisinde her zaman öğrenmesi gereken bir ders olarak belirtilmesi…Tıpkı Freud’un bir çocuğun anneye yönelik çocuksu arzusunun anneye mutlak sahip olunabileceği varsayımını içermesi savında olduğu gibi. Diğer taraftan Ivan, Sylvia ile mantık üzerine felsefi bir tartışmaya girerken dil hakkında düşündükleri de manidardı. Bir çocuğun oyuncağını doğru biçimde uygun boşluğa yerleştirdiğini sanması gibi dil de gerçekliğe uymuyordu. Yani gerçeklikte simgeselleştirilemeden kalan bir eksik, boşluk vardı.
Babanın kanserden ölümü, onun kaybının yarattığı boşlukla ne yapılacağının bilinemeyişi ve yasın da tam olarak bu bilinemeyişlikte anlamlandırılmaya çalışılması satır satır içimize işledi. Sağlık problemleriyle boğuştuğum bu dönemde (kanser artık hangimizle temas etmiyor ki!) Peter’ın babasının yasını tutarken bir taraftan da o küçükken çocukluk duygularının karşılanamamış olmasını okumak beni hüzünlendirmişti. Çocuğun çiğ duyguları anne veya baba tarafından alınıp dönüştürülemediğinde ne olur? Peter içindeki öfkeyi hırslı bir avukat olarak sublimine etmiş olsa da, kitabın sonlarına doğru yıkıcı dürtülerinin hem kendine hem de çevresindekilere nasıl da yöneldiğini görebiliyoruz. Babasının zayıflığı veya yetersizliği, Peter’ın bu ham duygu ve dürtülerinin yeterince duyulup uygun yollarla dönüştürülmesine engel olmuş gibi görünüyor. Bir yandan babasının kaybına yönelik öfkesi, diğer yandan da duyguları karşısında babasının görmezden gelişlerine dair zihninde hortlayan anılar:
“O sırada Peter her şeye karşı kör edici bir öfke duyuyordu: doktorlara, kayıt görevlilerine, hastane otomatlarına bile. Bir gün evde, Kildare’de sigorta şirketi tarafından yirmi dakika telefonda bekletilince bahçe çitini tekmeleyerek göçertmişti. Tamir ettireceğini söylemiş ama ettirmemişti. Utançtan fenalaşmıştı. Babasının sonunda acınacak birine dönüştüğünü görünce. Ona bakamıyordu bile, bakmak istemiyordu. Babasının ürkekliği bir utanç vesilesiydi, daha da kötüsü bir hakaretti. Yapılanlara aldırış etmiyormuş, her şey yolundaymış gibi davranıyordu. Peter’ın öfkesinden gözü korkan babası hiçbir şey söylemez, hiçbir şey yapmaz, bakışlarını kaçırır, görmemiş gibi davranırdı. Peter da hırçınlık kaynaklı öfke patlamaları görmezden gelinen bir çocuk gibi hissederdi. Fark edilmeyen bir çocuk. Bana bak, beni gör. Neden hep gitmek zorundasın?”
Son olarak kitaba adını veren intermezzonun ne anlama geldiği üzerine de biraz kafa yormak istedim. Bakıldığında intermezzo kavramının birden çok anlama geldiğini görüyoruz; ilki kendi başına bir bütünlüğü bulunan müzik eseri olup ikincisi bir oyunun perdeleri arasındaki geçişi sağlayan beste. Ivan ve Peter karakterleri her ne kadar kardeşlik bağına sahip olsa da ve kitabın sonunda değişerek, dönüşerek yeniden birbirleriyle temas etmenin yolunu bulsalar da ancak ikisi arasındaki o geçişte yani intermezzoda karşılaşabildiler. Ama her ikisi de kendi başlarına birer intermezzo olduğu sürece…
